• 2,929 TL

  • 3,319 TL

  • 126,390 TL

  • 78.146

ncekiler Sonrakiler

BİR OYUNCAK DA SEN YAP

05 Haziran 2014 Perşembe 14:00

Hazarfen’in uğruna Galata’dan atladığı, Edison’a amansız sancılar çektiren, Arşimet’in sevinçten çırılçıplak sokakta koşmasına sebep olan, Graham Bell’in sonsuzluğa ilerleyen ‘Alo’ su…

Adem’den beri, soluksuz ilerleyen, bilimin sadrazamı, kiminin taptığı, kiminin sövdüğü, kiminin övdüğü…
Bilmece sormuyorum. Teknolojiyi kabataslak, etiketvari  tarif etmeye çalıştım.

Onun sayesinde gelecek nesillere keşif mirası  bırakmak için Mars´a koloni göndermeye hazırlanır hale geldik.

Dünyayı küçülte küçülte cebimize indirdik. Artık Çin´den Amerika´ya, Rusya´dan, İran´a, Afrika´dan Kutuplara,heryerden, her değişimden, her savaştan, her anlaşmadan, bütün doğal afetlerden haberdarız.
Nitekim volkan patladığında Tanrı kızdı, güneş açtığında Tanrı güldü demiyoruz. Günler öncesinden iklimsel olayları kuvvetli tahminlerle saptayıp, muhtemel sorunlara karşı önlemimizi alabiliyoruz, yahut tatil planlarımızı, günlük programlarımızı, hesapta olmayan sorunlardan arıtmayı başardık. Başımızın üstündeki ve ayağımızın altındaki bütün katmanları çözdük.

Bu gelişmeler sayesinde yaşadığımız çağa, uzay çağı ya da iletişim çağı der olduk.
Her iki isimde çağımızın şanına yakışır isimler.

Gerçekten bilim ve teknoloji Allah´ın bizlere vermiş olduğu enfes  nimetler. Kesinlikle teknoloji karşıtı değilim ve ölmeden ışınlanmanın ve zamanda yolculuğunda keyfine varmak istiyorum.

Fakat bu olumlu düşüncelerime bir virgül koyup, bir de resme ters açıdan bakmak istiyorum.
Teknolojinin  belkide en ucuz ve en kolay ayağı iletişim. Çünkü herkes bir uzay mekiği alıp kainatı keşfetmeye gidemez. Ya da herkes bir laboratuvar kurup, insanı, hayvanı, bitkiyi inceleyemez. Atomu parçalayıp, moleküllerininde parçalanabileceğini söyleyecek fizik zekasının herkeste olma olasılığıda yok. Ama hazırlanıp, kullanma klavuzuyla beraber elimize verilen bir oyuncakla oynamayı dört yaşındaki çocuğun zekasıda yetmişdört yaşındaki ihtiyarın zekasıda kavrayabilir.

Telefon teknolojisinin iletişime getirdiği en özel kolaylık kişinin ailesinin, eşinin ve dostunun sıhhatinden daha fazla, daha kolay ve sık aralıklarla bilgi edinmesini, herhangi bir sıkıntısı olması halinde en kısa zamanda ona yardım elini uzatabilmesini sağlamasıdır bana göre.

Fakat iş adamları ve büyük şirketler her zaman olduğu gibi, insan psikolojisini derinlemesine analiz edip kaygı, özlem ve merak duygularımızı ticari malzeme yapmakla yetinmeyip, özel olan herşeyi merak etmemizi, insanların yaşantılarını  öğrenme isteğimizi, başkalarının  hayatlarına müdahil olma arzularımızı ve özelimizi çevremizle paylaşma  isteğimizi, bakın benimde özelim var, bakın bende bir şeyler yapıyorum, yahu benide görün, ot gelip saman gitmiyorum demek için verdiğimiz üstün mücadelelerimizi çok titiz çalışmalarla inceleyip insanların bu zayıflıklarını nasıl paraya dökebilirizin peşine düşüp mükemmel icatları hayatımıza soktular hemde bize hiç sormadan ve biz de hiç itiraz etmedik bu yoğun iletişim bombardımanının göbeğinde olmaktan.

Tabi bunu telefonla başarmadılar, bilgisayarlaşan telefonla başardılar. Aslında artık telefon diye birşeyde kalmadı, cep bilgisayarlarına telefon diyoruz, ağız alışkanlığı olduğu için.

MSN ile hayatımıza giren bu iletişim uygulamaları, facebookla depar attıktan sonra twitter, instagram, tumblr, line, whatsapp derken bunun sonu nereye gidecek bilmiyorum. Acaba Graham Bell haberleşme devrimini yaptığında durumun buralara geleceğini tahmin edebiliyor muydu? Ya da onun ideali bugünkü haberleşme ağımıydı yoksa ihtiyacımız olan kadarının kafi olduğunu mu düşünüyordu. İhtiyacımız olduğu kadarı dedim çünkü yediğimiz yemeğin, aldığımız  giysinin, yattığımız saatin, bulunduğumuz her yerin bildirimini yapmak zorunda mıyız? Bu bir ihtiyaç mıdır ? Mesela evden çıkarken annesine nereye gittiğini söylemeyen evlatlar dışarda tuvalete gitseler dahi chek in yapıp paylaşır oldular. Ya da "I am at belediye tuvaleti" diye bir paylaşım görsem aaa şuna da bak gibi bir tepki vermek abes hale geldi. Bunların normal olduğunu kendimize kabulettirme zorunluluğumuz doğdu. Artık devir böyle götürüyor diye de bir bahane uydurmuşuz ki bütün kusurlarımızın üstüne pembe bir çarşaf çekiyor bu söz.

Şimdi okuyanlar diyecek ki senin yok mu ? E var tabi ki. Fakat inanın yediğimi içtiği fotoğraflayıp profilime koymuyorum. Çünkü biliyorum ki o yemeği hiç yememiş veya hiç yiyemeyecek olan kardeşlerim var hem ülkemde hem dünyamda ve yine biliyorum ki herkesin herkesten haberdar olduğu bu devirde sosyal medya hesapları bedava ve yemeği, ekmeği olmayanlar dahi mutlu olmak için bir hesap edinebilir. Hal böyleyken bir tane yoksul, benim soframa imrense, insanların içine sokarcasına çektiğim yeni ayakkabılarımda gözü kalsa bunun hesabını vicdanıma veremem.

Nitekim bu uygulamalar, bir düşünceyi yaymak, bir problemi çözmek, toplumumuzun ve dünyanın nabzını tutmak için kullanıldığında fevkalade faydalı uygulamalar. Ama buralarda geçireceğimiz vakte kota koyamıyorsak, mümkünse hesabımızı dondurup biraz kendimizi dinleyelim.

Ne olmak istiyoruz ama neredeyiz ve hedefimize ulaşamamızın sebepleri nelerdir? Bunlara biraz kafa yoralım. Sonunda göreceksiniz ki, yeterli zamanı amacımıza harcamamışız. Fakat bu zaman nereye gitti ?  Hiç farkında olmasakta beş dakika bakıp çıkacağım diyerek oturduğumuz bilgisayarımızın başında geçti. Düşünsenize gün yirmidört saat bütün uygulamalara bir saat ayırsak minimum beş saatimizden oluruz. iş yorgunluğu ve bilgisayar ekranının ışıklarının verdiği rahatsızlık sonucu on saatimiz uykuya gider. Eğer buna karşı koyarsak bedenimiz isyan eder ve hastalıklar baş göstermeye başlar. Geri kalan dokuz saatimizde fiziksel ihtiyaçlar, ulaşım ve iş gününde geçiyor dersek, günü tamamlarız. Fakat yastığa başımızı koyduğumuzda bugün neler yaptım sorusuna verebileceğimiz dolu dolu bir cevabımız olmadığı gibi bugünde gene çok hızlı geçti, hiç birşey anlamadım deriz.

Evet bir de bu sorunumuz var günler hızla geçiyor diyoruz hep. Sanki iki yüzyıl önce dünya daha yavaş dönüyordu. Dünya yaratıldığından beri hep aynı kalmayı başardı da sanırım bizler zamanımızın içini boşalttık. Zamanı etkili kullanma tekniklerinden habersiziz. Bu eksikliklerimizin üstüne yoğun sanal alem bombardımanı ve bilgisayarkafa haline gelişimiz eklendiğinde bir gün bizlere yetmiyor. Düşünün sıcak yatağınızdan çıkıp güneşin doğuşunu en son ne zaman seyrettiniz. Ya da horozların o saatte neden uyandığını düşündünüz mü hiç ?

Güneş doğmadan kalkan insanların daha dinlenmiş uyandıklarına, daha verimli çalıştıklarına ve kendilerine daha  çok zaman ayırdıklarına hepimiz zaman zaman şahit  olmuşuzdur. Lakin bunu çok azımızın başarabilmesinin sebebi nedir ? Bana sorarsanız biyolojik saatimizi bozmuş olmamız ya da bozmak zorunda bırakılışımızdır.

Ama artık bu sanal baskılara, teknoloji bombardımanına bir dur demenin zamanı gelmiştir. Sizlere demiyorum ki teknolojinin nimetlerinden faydalanmayın. Aksine etinden, sütünden, yağından, peynirinden son lokmasına kadar faydalanın. Fakat bir zaman sonra geri dönüp şöyle üstün körü olsun bir baktığınızda bu nimetler sizi doyuruyor mu yoksa daha fazla mı açlığa sürüklüyor. Olmadık yerden sizlere ihtiyaç mı oluşturuyor,yoksa bir ihtiyacınıza gerçekten cevap veriyor mu ? Bu soruları iyi analiz edin ve kısıtlı zamanınızın kıymetini bilin. Mesela ben ömrünün üçte birini tamamlamış bir insan olarak ardımda ismimi yaşatacak bir eser bırakamayacağım kaygısıyla bugünü mü dünümden üstün yaşayamadığımda bunun hüznüyle uyuyarak kendimi cezalandırırım. İşe yarıyor mu? Evet. Çünkü sizi kim veya kimin mahkemesi yargılarsa yargılasın sizi anlamadıklarını söyleyebilir ve muhakkak kendinizi, size göre haklı çıkarabilirsiniz. Fakat asla vicdan mahkemenizdeki yargılamadan kaçamazsınız ve haksızsanız, anlamlı bir yol bulup, hatanızı düzeltme mücadelesi verirsiniz.

Demem o ki bırakın patronlar az kazansın, bırakın onların bunu tut teknolojileri yere düşsün parçalansın. Biraz kendinizi tanımaya ve yeteneklerinizi keşfetmeye vakit ayırın. Bir Da Vinci, bir Mozart, bir İbni Sina, bir Einstein olma şansını kendinize vermediğiniz sürece çıtanızı asla yükseltemeyeceksiniz.

Eğer mutlu olmak, huzurlu olmak ve yalnızlıktan kurtulmak istiyorsan, sadece oyuncakla oynama bir oyuncakta sen yap.

Bir dost

muhammed akyüz
05 Haziran 2014 Perşembe 20:32

Kardeşim galiba ilk yazın,tebrik eder devamının gelmesini temenni ederim.Senden ricam bundan sonraki herhangi bir yazında MÜSLÜMAN TÜRK milletinin geçmiş ve şu zamanlardaki inançlarını,kültürünü,örf ve adetlerini,yaşantılarını karşılaştırmalı bir şekilde kaleme alman.

2 Beğendim
0 Beğenmedim
 
Yanıtla
TÜM YORUMLARI GÖRÜNTÜLE

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÖŞE YAZARLARI

ANKET