• 2,929 TL

  • 3,319 TL

  • 126,390 TL

  • 78.146

ncekiler Sonrakiler

KENTLERİN SAHİBİ KİM?

06 Ocak 2012 Cuma 16:51

 

Kent... Birçok anlamı yükleyebileceğimiz sihirli bir sözcük. İnsanla özdeşleşen, hayatla kesişen ve çağlar boyu yeryüzünde büyüyüp gelişen temel bir sosyal fenomen. Medeniyetle eş değer bir olgu. Kültürün beşiği, bilimin eşiği. Değerlerin harman olduğu yer.

Kentler, insanlıkla gelişen, ona güç veren, ondan güç alan sosyal, kültürel, fiziki, teknolojik ve ekonomik boyutları olan yaşam alanlarıdır. Kentler, yaşamın rafine bir kıvama geldiği, uzmanlaşma ve standartlaşmanın el ele verdiği, iş bölümü ve örgütlenmenin nice güzellikleri önümüze serdiği, yaklaşık sekiz bin yıllık tarihi olan siyaset ve yönetim odağı, düşünce, bilim, estetik ve insana dair ne varsa hamur olup mayalandığı bilim, sanat ve kültür ocağı.

Binlerce yıllık serüveninde kent, doğuda ve batıda farklı şekillendi. Doğunun kadim kentleri, Batının uygar kentleri derken, günümüze dünya nüfusunun tam yarısını barındıran irili ufaklı on binlerce hatta yüz binlerce örneğiyle taşındılar. Yetmiş milyonu aşan megapoller, otuz milyondan fazla nüfusu barındıran metropoller ve bir milyonun üzerinde yüzlerce kent, şunu ilan ediyor bizlere: “Yeni yüzyıl kentlerin yüzyılıdır”. İnsanlık artık kentleriyle vardır. Rekabetin ana unsuru onlardır. Paranın kazanıldığı ve harcandığı kutsal kapital tapınaklardır adeta kentler. 

Yirmi birinci yüzyıl kentleri bilhassa gelişmekte olan ülkelerde ölçüsüz ve hesapsız büyürken, barındırdığı insanlara neler sunabildiği, onlardan ne alıp, onlara ne verdiği sorulmaya değer bir konu. Asıl soru şu: Kentlerin sahibi kim?

Binalar, yollar, köprüler bir kenti meydana getirirler. Ama ona ruh veren, onu nesillere devreden ve kimlik kazandıran hemşehrilerdir. Kentte yaşayanlardır. Kenti yaşamakla, kentte yaşamak nasıl aynı değilse, kentte olmakla, kentli olmak ta aynı değildir.  Bu ironik ayrım kentleşme ve kentlileşme olgularının kalın çizgileriyle belirlenir. Kentleşme, kentlerin nüfus, sayı ve alan olarak büyümesi iken, kentlileşme, kente dahil olan bireylerin ketli yaşam tarzını benimsemeleri, kentte yaşamayı özümsemeleri ve kentlerine sahip çıkmalarıdır.

Kentlerin sahibi ne politikacılar, ne bürokratlar, ne müteahhitler, ne de emlakçılardır. Kentlerin gerçek sahibi orada yaşayanlardır. O kentin hemşehrileridir. Orada doğup büyüyen, orada ekmeğini kazanan, son istirahatgahı orada olanlardır. Kentler, bir toplumun aynasıdırlar. Onlara bakarak o toplum hakkında geçerli sonuçlara ulaşırsınız. Kentimize yaptıklarımız, kendimize yaptıklarımızdır. Hemşehrilerin o yüzden yaşadıkları kentin ortak paydasında buluşmaları, kentleriyle kaynaşmaları ve kentlerine ve orada olup bitenlere karşı duyarlı olmaları gerekir.

Kentte yaşayanların “kentli hakları” olduğu gibi, “kente karşı sorumlulukları” da bulunmaktadır. Kentlerine sahip çıkmaları, onu gelecek nesillere daha yaşanabilir bir esenlik ve güzellikte bırakmaları beklenir. Kent estetiğine özen göstermek, kentlerde güvenli yaşamı temin etmek, kentin tarihi dokusunu koruyup yaşatmak, kentin doğasını kollamak, kaynaklarını kirletmemek ve israf etmemek, sürdürülebilir bir kentsel büyümeyi mümkün kılmak bugünkü neslin üzerine bir borçtur.

Kentler bize miras değil, bilakis bir emanettir.
Bizlere emanete hıyanet etmek yakışmaz. O emaneti daha da değerli kılarak evlatlarımıza devretmek yaraşır. Ketlerimizi tüketirken, sadece kendimizi ve bugünümüzü değil, nesillerimizi ve yarınlarımızı da düşünmek zorundayız.

Kalabalıklardan oluşan güruhlar olmak yerine, hak ve hukukunu bilen, kentini seven, yaşadığı yerle ilgilenen, gerektiğinde taşın altına elini ve yüreğini koyan, hemşehri hukukunun gereğini yerine getiren, bireysel yaşam kafesi içine hapsolmayan, sosyalleşmiş ve nezaket kültürünü özümsemiş fertler olarak, kentlerimizi ve dolayısıyla kendimizi aydınlık yarınlara taşımalıyız.

Böyle bir olumlu atmosferin oluşturulmasında kentlilerin kentlilik bilinci ve duyarlılığını kazanmaları önem arz ediyor. Kentlilerin kentlerine sahip çıkmaları ve kentin yönetimine katılmaları için çıkış yolu, “kentlilik bilinci”dir. Kentlerimizin ve hepimizin geleceği için bu tür “sosyal ve siyasal inisiyatifler” elzem görülmektedir. Daha sağlıklı kentlerde yaşamamız, kentsel gelişmenin insan odaklı olması ve kentsel fiziki ve doğal dokunun korunması için sivil inisiyatifin, hemşehri dayanışmasının, yurttaşlık gücünün ve eğitim olanaklarının harekete geçirilmesinin zamanı geldi de geçiyor bile!

Burada esas rol, yerel yönetimlere düşmektedir.
Yerel yönetimler, kentlerin siyasal ve yönetimsel üst yapısını temsil ederler. Yerel yönetimlerin kentlerin idaresinde etkin olmaları ve yüksek performans göstermeleri, hemşehrilerin karar oluşturma ve uygulama süreçlerine daha çok ve daha etkili biçimde katılımları ile mümkündür.

Yerel yönetimlerin böyle bir performans gösterebilmelerinin ön koşulu ise katılımcılığın daha etkin ve yaygın kılınmasıdır. Günümüzde, demokratikleşmenin ve yerel kalkınmanın anahtarı olarak görülen “katılım”,  sadece yasal düzenlemelerle hayata geçirilebilecek bir olgu değildir. Son yerel yönetim reform yasalarında, ülkemizin Avrupa Birliği’ne uyum çalışmalarının da etkisiyle daha katılımcı bir yerel yönetim yapı ve işleyişi getirilmeye çalışılsa da,  bunun realize edilmesi, her şeyden önce zihinsel bir dönüşümü gerektirmektedir. Çünkü katılım, bir kültür nesnesi ve onun sosyo-politik bir öznesidir.

Yerel yönetimlerde katılımın özendirilmesi ve yerel hizmetlere dair karar ve uygulamalarda belirleyici olması için bir takım koşulların yerine getirilmesine bağlıdır. Ama ondan da önce katılım kültürünü etkileyen faktörleri iyi bilmek ve bunları yeterince analiz edebilmek gerekir. Yerel yönetimlerde katılım kültürünü etkileyen faktörler iç ve dış faktörler olarak kategorize edilebilir.

İç faktörler;   Katılıma İlişkin Yasal Düzenlemeler, İdarenin ve Çalışanların Katılımı, Kurumsal Yapı ve İşleyiş, Stratejik Yönetim Tarzı, Yönetim Anlayışı ve Kurumsal Liderlik Özellikleri, Kurumun Geçmiş Deneyimleri, Organizasyonel Olanaklardır.

Dış Faktörler ise, Demokratikleşme, Ekonomik Gelişme, Kentleşme, Knentlileşme ve kentlilik bilinci, Okuryazarlık,   Siyasi Bilinç, Politik Kültür, Medya ve İletişim, Siyasal İktidarların Yaklaşımları, Uluslar arası Etkiler ve Bağıntılardır. 

Bu faktörler bir ülkede veya bölgedeki yerel yönetimlerde katılım kültürünü şekillendiren ve onun karakterini belirleyen temel unsurlardır. Bütün bunları da dikkate alarak katılım kültürünü geliştirmek için, tabii ki öncelikle işe eğitim ve bilinçlendirmeden başlamak gerekir. Genel toplumsal bilincin katılımı özendiren yönde gelişmesinde hükümetlerden siyasi partilere, Milli Eğitimden üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarından kamu kuruluşlarına kadar birçok kuruma görev ve sorumluluk düşmektedir.

Son söz: Kentler, orada yaşayanların geleceğidir ve bu gelecek yine kentlinin kendi ellerinde şekillenecektir.  

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÖŞE YAZARLARI

ANKET