• 2,929 TL

  • 3,319 TL

  • 126,390 TL

  • 78.146

ncekiler Sonrakiler

YENİ ANAYASADA VATANDAŞ-DEVLET ETKİLEŞİMİNİN KODLARI

15 Haziran 2012 Cuma 17:05

Anayasa çalışmalarında “Başlangıç” kısmı (Dibace) dışında üzerinde en çok durulan üç konu; “Hak ve Özgürlükler”, “Vatandaşlık ve Siyasal Kimlikler” ile “Devlet, Kamu Yönetimi ve Siyasal Sistem” olarak belirginleşmiştir.

Bu arada çalışma hayatı, çalışan hakları, memurlar, sendikalar ve sendikal haklar, internet ve kişisel gizlilik, çevre koruma, kentli hakları, ikili ve çok taraflı uluslar arası antlaşmalar gibi konuların görece geri planda kaldığı hatta bazılarının neredeyse hiç tartışılmadığı bile söylenebilir.

Buradan asıl konumuza dönelim. Yeni Anayasada “vatandaş-devlet etkileşimi” hangi şekilde algılanmalı ve nasıl düzenlenmeli? Hangi temel ilkelere yer verilmeli? Devlet-birey ilişkileri nasıl bir zemine oturtulmalı? Nasıl bir “vatandaş” algısı ve konsepti esas alınmalı? Bu ve benzeri soru ve sorunların cevaplanması ve çözümler üretilmesi, altıncı Anayasamıza yüklenen ve beklenen en mühim misyonlardan biridir.

Konumuzun içinde önemli bir kavram var: “Devlet”. Nedir devlet? Burada teorik tanımlara yer verecek değiliz. Ontolojik olarak özgürlük ve haklar ile toplumsal etkileşim ve taleplerin karşılanması, “devlet” denilen aygıtı kısaca izah etmeye yeter. Esas görevi “bireyi özgürleştirmek” olan devlet, mutlak surette farklılığa dayalı “eşit yurttaşlık” temelinde oluşturulmalı, olmazsa olmaz referansı da “insan onuru” olmalıdır. Devlet, insanı yaşatmak için vardır. Her türlü yapı ve işleyişi de buna göre ayarlanmalıdır.

Türkiye açısından baktığımızda devletin ciddi bir yapısal dönüşüme ihtiyacının olduğu ortadadır. Her şeyden önce devlet mantığımızda “zihinsel bir dönüşüme” gereksinim duymaktayız. Zor şartlarda yapılan ve yapılmaya çalışılan idari reformların, bugünkü Türkiye’nin koşullarının gerektirdiği bir siyasi ve idari yapı ve işleyişi tesis etmeye yetmediği bilinmektedir. Devlet-birey ilişkilerinde üstün olan ve belirleyici bulunan tarafın “birey” yani “vatandaş” olduğu ön kabulüyle işe başlamak gerekir. Devletin sivilleşmesi, insanileşmesi ve efendilikten çıkıp hizmete ehilleşmesi, yeni Anayasa’da anlamını bulmalı ve sağlam zemine oturtulmalıdır.

Anayasada Devlet düzeninin ve işleyiş ilkelerinin belirlenmesinde “hukuki otorite” ile beraber “ahlaki otorite”ye de dayanmak gerekecektir. Pozitif hukuk ekseninde tasarlanacak bir temel hukuki metin, insanımızın ve çağımızın ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya yetmeyecektir. Bunun yanında “doğal hukuk”un özenle dikkate alınması, sivil ve demokratik bir Anayasanın inşasında “gerek şart”lardan biridir. Bir Anayasa doğal hukuka uygun bir hükümet getirdiği ölçüde kendine itaat iddiasında bulunabilir. Doğal hukuk tarafından haklı gösterilenlerin dışında hükümete verilen, geniş anlamda devlete bırakılan yetkiler gerçekte geçersiz kabul edilmelidir. ABD İç Savaşında William Henry Seward, Senato’da yaptığı köleliliğin serbest bırakılmasını hedefleyen konuşmasında “Anayasadan da yüksek bir yasa vardır” derken, tam da bunu kastetmektedir. Seward gayet açık bir şekilde, Anayasa köleliği tanısa bile, köleliğe karşı olanlarca Anayasanın hükümlerinin bağlayıcı sayılmayacağını haykırmıştır.

Anayasa aynı zamanda, toplumun inandığı hükümet biçimini içermek ve hükümet etme yeteneklerine uygun olmak zorundadır. Bir topluluk için en iyi hükümet biçimini sağlayan bir Anayasa yapma yöntemi bu nedenle toplumda faaliyet gösteren sosyal güçlere dayanmak zorundadır. Ve hatta ne zaman bir Anayasa yürürlüğe girse, o zaman toplumda değişikliğe karşı olan bir dizi toplumsal güçler onun üzerinde etkilemede bulunmaya hemen başlayacaklardır.

Vatandaş-devlet etkileşiminde yeni Anayasa esaslı bir dönüşümü de, tek kimlikli bir nitelikten çıkabilme cesaretini göstermekle gerçekleştirmiş olacak. Görülmektedir ki ulus inşası demokrasi inşasıyla çatışmaktadır. Eğer özünde çok kültürlü iseniz demokratik bir birlik oluşturamaz mısınız? Cevabı tabii ki “evet”tir. İspanya, Kanada, Belçika, Hindistan ve daha nice devlet bunu yapabilmiştir. Özgürlükçü, katılımcı, çoğulcu ve sivil ruhlu bir “demokratik düzen”, farklı etnik, sosyal, dini, mezhebi, bölgesel, dilsel ve sınıfsal kimliklerle beraber barış içinde yaşayabilmenin bugünkü modeli olmuştur. Kültürel ve tarihsel mirasın ve toplumsal realitenin reddi üzerine kurulan modern ulus-devlet, kendi toprakları üzerinde barındırdığı toplumsal kimlikleri bir arada tutmaya ve bunu sürdürülebilir kılmaya yetmemiştir. Ülkenin bütünlüğü zemininde her kesimi ve herkesi kuşatacak, statü ve kimlik taleplerini karşılayacak, bu topraklarda yaşayan ve yaşamak isteyenleri geçmişinden gelen büyüklükle kucaklayacak ve böyle bir güçle geleceğe uzanacak bir devlet-vatandaş bütünleşmesi en önemli ve en verimli bir yol olarak gözükmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÖŞE YAZARLARI

ANKET