• 2,929 TL

  • 3,319 TL

  • 126,390 TL

  • 78.146

ncekiler Sonrakiler

DEĞİŞEN DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE KENTSEL KALKINMA VE YOKSULLUĞUN GİDERİLMESİ

15 Ekim 2015 Perşembe 13:42

Bu çalışmamda kentsel kalkınma ve yoksulluğun giderilmesi, kentsel sosyal adaleti ve eşitliğin sağlanması için girişilecek çabaları yürüten birçok aktörlerin yoksullukla olan mücadelede etkili olacak bilgi üretimini siyasa araştırmaları ve araştırma kapasitesini arttırdığı önerisi tartışılacaktır.

 

Eşitsizlikler ve parçalanmış bir mekânda ortaya çıkan kent yoksulluğunun azaltılması konusunda faaliyet gösteren aktörleri: kent yoksullarının tümü, yerel yönetimler, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, uluslararası sorunlara duyarlı hükümet dışı kuruluşlar ve uluslararası toplum olarak gösterebiliriz.

 

Bu çalışmamızda kendine özgü özelliklere sahip üç sorunsal incelenecektir.

 

a)Kentleşme sürecinin yarattığı tehditler ve fırsatlar.

 

b)Kentsel yoksulluğun giderilmesi ve sürdürülebilir bir kalkınma için faaliyet gösteren birçok aktörlerin karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıkan süreç ve siyasa uygulamalarını yürütecek iyi bir yönetişim yapısının gerekliliği.

 

c)Kentsel yoksulluk ve yarattığı sorunların ortaya konmasında bilgi üretiminin rolü, siyasa araştırmaları ve kapasitenin yaratılmasının zorunluluğu.

 

Kentsel alanların özellikleri ve bu alanlara doğru gerçekleşen akım, toplumsal yeniden üretim için kitlesel gereksinimler yaratmaktadır. Bunlar arasında, konut, eğitim, sağlık, ulaşım ve refah sayılabilir. Bu gereksinimlerin karşılanamaması durumunda ise sürdürülmesi güçlenen kentsel gelişme ya da gelişememe durumu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, sürdürülebilir kalkınma çerçevesindeki tartışmalar kentler ve kentleşme üzerinde yoğunlaşmakta, özellikle gelişmekte olan ülke kentlerinin karşı karşıya olduğu sorunlar, tartışmalar içinde büyük bir yer tutmaktadır. Gelişmekte olan ülke kentleri, kentsel yoksulluk, temiz su eksikliği, yetersiz atık yönetimi ve kirlilik kontrolü, tıkanıklık ve kalabalığa bağlı kazalar, uygun olmayan arazi kullanımı, tarihi ve doğal mirasın kaybı, hassas toprakların işgali ve bozulması ile bu faktörler arasındaki ilişkiye bağlı problemlerle karşı karşıyadır. Gelişmekte olan ülke kentlerinin çoğunda, temel çevresel altyapı ve hizmetin mega kentlerde veya ikincil kentsel merkezlerde sağlanması, artan ölçüde olanaksız hale gelmektedir. Çevresel sorunlar, insan sağlığı, yaşam kalitesi, kentin verimliliği ve çevreleyen eko sistem üzerinde doğrudan negatif etkilere dönüşmektedir. Dünyanın pek çok mega kenti bölgesel boyutlara ulaşmıştır. Bu kontrolsüz mekânsal yayılma, çevrenin bozulması yanında pek çok kentte kesin bir şekilde artan ulaşım, iletişim ve altyapı maliyetlerine yol açmaktadır. Kontrolsüz gelişmeden dolayı konut, su, kanalizasyon ve kamu hizmetleri aşırı pahalı hale gelmektedir. Öte yandan, hızlı demografik ve ekonomik büyüme tarafından yaratılan baskı, kentlerin etkin yönetim politikaları ile yeterli altyapı ve hizmet verme yeteneklerini tehdit etmektedir. Bunun yanında, kentler genellikle en verimli tarım toprakları üzerinde kurulmuş olup, büyümeyle birlikte bu toprakların gereksiz kaybına neden olunmaktadır. Gelişmiş ülke kentlerinde ise, yüksel düzeydeki evsizlik, işsizlik, suç ve şiddet ile kalifiye olmayan ya da işsiz olan nüfusun eskiyen kent merkezlerinde yoğunlaşması temel problemleri oluşturmaktadır.

 

Gelişmekte olan ülkelerde kent yoksulluğunun giderilmesinde mevcut araştırma ve genel bilgi düzeyinin sorunsalı çözme kapasitesi, sorunsalın nedeni ve çözüm için benimsenen politik yaklaşımların gözden geçirilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir.

 

Ülkemizin ekonomik ve toplumsal yapısındaki hızlı gelişme ve değişme, yerleşme düzeninde önemli değişimlere ve dönüşümlere neden olmaktadır. Gelişme sürecinde; insan sağlığının korunması, yaşam kalitesinin arttırılması, doğa ile insan ve toplum yaşamının uyumlu hale getirilmesi gereklidir. Bu gereklilik çağımızda çok özel bir önem kazanmıştır. Sanayileşmeyi, büyüme ve kentleşmeyi hızlandırarak sürdürürken, gelişme hızını kesmeksizin, bu olguların yaratacağı olumsuzlukları da planlı ve kararlı bir biçimde önleyecek yeni politikalara gereksinim vardır. Kentleşme, sanayileşme yolundaki ülkelerin karşı karşıya bulundukları kaçınılmaz bir süreç olduğuna göre önemli olan bu süreci başarılı ve sorunsuz olarak tamamlamaktır. Sorunlu kentleşmenin temel nedeni olarak ise plansızlık gösterilmektedir. 1985 yılında dünya nüfusunun sadece %43’ü kentlerde otururken, bu rakamın 2025 yılında %60’lara çıkacağı tahmin edilmekte ve kentleşme oranındaki bu artışın daha 50-60 yıl (özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından) devam edeceği tahmin edilmektedir. Kentleşme hareketlerinde dikkati çeken bir diğer husus kentleşmenin daha çok gelişmekte olan ülkeler açısından sorunlu olduğudur (Gerçektende gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkelerin kentleşme özellikleri farklılıklar göstermektedir. Gelişmiş ülkelerde kentleşme ile sanayileşme bir arada yürüyen bir süreç iken, gelişmekte olan ülkelerde yaşanan demografik anlamda kentleşmedir. Yani kentlerin sadece nüfus olarak büyümesi ekonomik gelişmenin buna ayak uyduramamasıdır). Birleşmiş Milletler Brundtland Ortak Geleceğimiz Raporu’nda kabul edilen sürdürülebilir kalkınma beraberinde sürdürülebilir kentleşmeyi de getirmiştir. Kentleşmede sürdürülebilirlik, kentleşmenin planlı ve düzenli olması yanında, doğal habitatın korunmasına da bağlıdır. Bu bağlamda kentsel genişleme canlıların yaşam alanlarını tehdit etmemelidir.

 

Kentleşmenin gerek çevre, gerekse sosyo-ekonomik hayat üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek için çeşitli tedbirler alınabilir.

 

•  Kentleşmenin yönlendirilmesinde ve kentsel alanların düzenlenmesinde kırsal alanlar ile karşılıklı etkileşim ve dengeler göz önünde tutulmalıdır.

 

•  Yakın kırsal alan ile ucuz ve düzenli bir ulaşım ağı oluşturularak, şehre yerleşmeden şehrin imkanlarından faydalanma olanakları oluşturulmalıdır.

 

•  Uzak kırsal alan ile şehir arasında en azından ekonomik göçü kontrol altına alabilecek tampon sanayi bölgeleri kurulmalıdır.

 

•  Mevcut imarsız konut stoku için yasal bir zemin oluşturmak, halihazırdaki sosyal donanımlar (okul, sağlık ocağı, çocuk parkı, cami vs.) ve teknik altyapıdaki (su şebekesi, kanalizasyon, drenaj, yol) eksikliklerini gidermek olmalıdır. Mülkiyet sorunu çözülmelidir.

 

•  Kendi evini kendin yap mantığı çerçevesinde vatandaşlara (arsa, proje, teknik konular ve finansman gibi konularda) yardımcı olunmalıdır.

 

•  Dar gelirli aileler için uygun bedel ve ödeme kolaylığı sağlanmalıdır.

 

•  Mevcut yerleşim alalarının ıslahı ve dönüşümü için çaba göstermenin yanı sıra, yeni yerleşime açılacak alanlarda, dünya standartlarına uygun donatı alanları hazırlanmalı ve bu yerlerin alt yapı hizmetleri yapılaşma başlamadan önce bitirilmelidir.

 

•  Kaçak yapı ve gecekondulara karşı daha caydırıcı önleler alınmalı, sadece göz yuman kamu yönetimine değil, yapanlara da ciddi cezalar getirilmelidir.

 

• Göçleri önleyici tedbirler, kırsal alanlardan kentlere göçü caydırıcı tedbirler uygulanmalıdır.

Uygulanacak politikalarla kırsal kesim yaşanabilir hale getirilirken kentlere göçü güçleştirecek caydırıcı bazı tedbirler alınabilir. Örneğin, nüfusun yoğun olduğu kentlerde diğerlerine oranla daha ağır sayılabilecek bir ikamet vergisi uygulanabilir.

 

• Göçlerin süreklilik kazanması neden olduğu olumsuz etkilerin nasıl giderilebileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu soruya cevap olarak da büyük kentlerin amenajmanı yani büyük kentlerdeki yoğun nüfusun azaltılması ve kentlerin genişlemesini önleyici politikalar geliştirilmiştir. Bu politikalara örnek olarak sanayi siteleri kurulması, yeni kentler kurulması, arsa spekülasyonlarının önlenmesi, gecekondulaşmanın teşvik edilmemesi ve nüfus azaltıcı tedbirler verilebilir.

 

• Metropoliten alan yönetimi giderek büyüyen kentlerin standart büyüklüklerini aşmaları sonucu özel bir yapıya kavuşmalarıdır. Gerçektende kentlerin giderek büyümesi hizmetlerin yayıldığı alandaki idareler arası koordinasyonu, hizmetlerin nicelik ve niteliği ile finansmanını etkilemektedir. Bu etkilenmeden doğan sorunların geleneksel yerel yönetim birimlerince çözümlenememesi, ayrı bir metropoliten alan yerel yönetim biriminin önemini gündeme getirmiştir.

 

Türkiye’nin ilk olarak önceliklerini yeniden belirlemesi yararlı olacaktır. Eğer daha adil bir gelir ve servet dağılımı isteniyor, eğitim ve sağlık hizmetleri başta olmak üzere, sosyal alanda kalıcı iyileştirmeler hedefleniyorsa, orta ve uzun dönemli planlarda bu hususlar değerlendirilmeli ve bu değerlendirmelere uygun hedefler belirlenmelidir. Her hükümet programında, örneğin, “gelir dağılımı düzeltilecektir” deniyor ve bu konuda köklü adımlar atılmıyorsa, burada önemli bir sorun yaşanıyor demektir. Sorunun çözümüne yönelik olarak yapılacak kamusal reformlar eşgüdüm içinde gerçekleştirilmeli, böyle bir reform paketi üstten inmeci bir yaklaşım yerine, katılımcı süreçlerle tasarlanmalı ve uygulanmalıdır. Bu bağlamda, iyi yönetişim konusunda atılması gereken adımlar büyük önem taşımaktadır.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÖŞE YAZARLARI

ANKET